Geç De Olsa Umuda Yolculuk
Dr. Murat Gökhan Kınaş’ın Günlüğünden
O sabah poliklinik diğer günler gibi başlamıştı. Sıradan görünümlü ama her biri ayrı bir hikâye taşıyan hastalar, birer birer odaya giriyordu. Kapı hafifçe aralandı. İçeriye utangaç adımlarla bir kadın girdi. Başını öne eğmiş, gözleriyle yer arıyordu adeta. Kimlik bilgilerini sisteme girerken yaşını fark ettim: 52. İçimden, “Acaba ne şikâyeti var?” diye geçirdim. Ama söylediği ilk cümleyle şaşkınlığım doruğa ulaştı:
“Yeni evlendim doktor bey… Çocuk istiyorum.”
Bir an duraksadım. Yaşına tekrar baktım. 52 yazıyordu hâlâ orada. Merakımdan, “Neden bu kadar geç evlendiniz?” diye sordum. Belki biraz da muhabbeti seven biri olmamın etkisiyle.
İşte o zaman başladı anlatmaya... Kendini ailesine adamıştı. Kardeşleri birer birer yuvalarını kurmuştu ama o, yaşlı anne babasının bakımını üstlenmişti. Yıllar yılları kovalamış, herkes yoluna gitmiş, ama o yerinde kalmıştı. Ve bir gün, baktığında aynadaki yaş, artık "geç" sayılan bir rakam olmuştu.
Ama “geç” neye göreydi? Kime göreydi? Sevgi, sıcaklık, bir yuva kurma arzusu için takvim işlemezdi ki… Her kadının olduğu gibi onun da annelik hayali vardı ve bu tamamen meşru, saygıdeğer bir arzuydu.
Kafamın içinde hâlâ 52 rakamı dönüp duruyordu. Ona da nazikçe durumu açıklamaya başladım. Sözümü kesip, gülümsedi:
“Doktor bey, ben 52 değilim ki... 42’yim. Bizim orada sağlık ocağında başkasının kimliğiyle kaydımı yapmışlar yıllar önce...”
Bir anda içimde bir rahatlama oldu. Evet, hâlâ zor bir tabloydu ama artık “imkânsız” demek gerekmiyordu. Şansımız az da olsa vardı.
Muayenesini tamamladıktan sonra, yumurtalık rezervini değerlendirmek üzere birtakım hormon testleri istedim.
AMH (Anti-Müllerian Hormon) düzeyi, kadınlarda yumurtalık rezervini belirlemede kullandığımız en değerli testlerden biridir. AMH seviyesi yaşla birlikte azalır. 35 yaş sonrası bu rezerv doğal olarak düşmeye başlar; 40 yaş sonrası ise ciddi şekilde azalır. 42 yaş üzeri gebelik şansı hâlâ mümkündür, ancak çoğunlukla yardımcı üreme teknikleri gerektirir.
Ne yazık ki onun sonuçları bu genel tabloyu doğruluyordu. Sonuçları paylaştığımda gözleri doldu. Elini dizine koydu, başını öne eğdi. Ben de sessiz kaldım. Doktorluğun en zor anlarından biridir bu... Bilimsel gerçekleri anlatırken karşınızdaki insanın hayallerini sönmüş görmek.
Ama tam da bu noktada umudu diri tutmak gerekir. “Şans az ama sıfır değil,” dedim. “Ama bu şansı en iyi değerlendirebileceğimiz yöntem tüp bebek olacaktır. Aşılamayla çok fazla zaman kaybetmemeni öneririm.”
İmkânlarının sınırlı olduğunu söyledi. Ben de bu tablo karşısında onu olabilecek en kısa ve etkili yola yönlendirdim.
Bir de alternatif seçenekten, evlat edinmeden bahsettim. “Biliyorum,” dedim, “toplumumuzda hâlâ bu konuda önyargılar var. Ama bu da bir annelik şeklidir.”
Bir süre daha sohbet ettik. Gülümseyerek elimi sıktı ve ayrıldı.
Bir ay sonra kapım bir kez daha aralandı. Elinde dosya tutan bir kadınla birlikte geldi. “Bu benim yakınım,” dedi. “Myomu var, sizi çok övdüm, ona da siz bakın istedim.”
İşte o an, aslında en güzel teşekkürü almıştım. Belki ona bebek verememiştim ama bir güven vermiştim. İnsanların kalbine dokunabilmek böyle bir şeydi.
Her kadının hikâyesi farklıydı. Ama dileğim, her hikâyenin sonunda umut, sevgi ve mutlulukla yazılmasıydı. Ve biliyorum ki bu yazdığım satırlar…
Belki bir gün sizin hikâyeniz de olacak.