Bir Organın Sessiz Hikâyesi: Rahim Alınmalı mıydı?
Kapı nazikçe aralandı. İçeri, bakışlarında belirsiz bir kaygı taşıyan kırk yaşlarında bir kadın girdi. Yüzünde tanıdık bir soru işareti vardı. Hani bir dostun tavsiyesiyle gidilen ama yürekte hâlâ şüphe bırakan bir ziyaret gibi... Yanındaki yakın arkadaşı, “Sizi çok övdüler, doktor bey,” diyerek söze girdi. Kadınsa sessizdi; belli ki anlatacak çok şeyi vardı ama nereden başlayacağını bilmiyordu.
Biraz zaman tanıdım ona. Önce bakışları çözüldü, sonra dili… Anlattı: “Adet düzensizliklerim var hocam, bazen çok yoğun, bazen hiç olmuyor. Önce başka bir doktora gittim. Rahmin alınması gerektiğini söyledi. Ama kendisi yapamam, başka bir arkadaşımı öneriyorum dedi.” Kafası karışıktı, belli. Bir yandan ‘rahim alınmalı mı?’ gibi ciddi bir kararın ağırlığı, bir yandan da bedenine dair güvenini kaybetmenin tedirginliği…
Öyküsünü dikkatle dinledim. Ardından muayenesini yaptım. Ultrason bulguları temizdi. Rahminde, yumurtalıklarında dikkat çeken bir patoloji yoktu. Şikayetlerinin büyük bir kısmının medikal yani ilaçla tedavi edilebilecek nitelikte olduğunu düşündüm. Yüzüne baktım ve net bir ifadeyle söyledim: “Şu an sizin ameliyat olmanız gerektiğini düşünmüyorum. Bu rahmi almak için bir neden yok.”
Ama o cümleyi kurduğumda, gözlerindeki şüphe kaybolmadı. Önceki doktorlardan aldığı cümleler, zihninde yankı yapıyordu hâlâ. Haklıydı aslında. Birden fazla hekim görüşü alındığında, fikir ayrılıkları bazen hastanın zihninde çelişki değil, panik yaratabiliyor. Ve hastanın kafasında oluşan “Ya yanlış karar veriyorsam?” sorusu, tüm açıklamalardan daha güçlü olabiliyor.
Yine de içim rahattı. O rahmin şu anda alınması, hem fonksiyonel açıdan hem de etik olarak uygun değildi. Kadına anlattım: “Rahim yalnızca çocuk doğurmak için var olan bir organ değil. Hormonal dengeye, pelvik organların stabilitesine, hatta cinsel işlevlere katkısı olan, sessiz ama görevini yerine getiren bir organ. Eğer acil bir risk yoksa, alınması gereksizdir. Ve gereksiz her ameliyat, potansiyel bir risktir.”
O an bir seçim yapması gerekti. Ben görevimi yapmıştım. Bilgiyi verdim, yönlendirdim, vicdanım rahat şekilde uğurladım.
Günler geçti. Bir sabah başka bir hastamdan duydum: “Hocam, siz görmüştünüz ya hani o kadın, rahmini aldırmış…”
İçimden bir ‘ah’ yükseldi. Sonra öğrendim ki patoloji sonucu normal çıkmış. Yani rahimde herhangi bir hastalık yokmuş. Hekim arkadaşımızın hasta yakınına kullandığı ifade de kulaktan kulağa gelmiş: “Rahmi çürümüş, neredeyse bağırsaklara kadar yayılmış…” Kadın doğum uzmanları bu tarz ifadeleri duyduğunda ne anlatılmak istendiğini az çok tahmin eder. Tıbbi terminoloji dışındaki bu söylemler, bazen hastayı rahatlatmak amacıyla mecazi şekilde kullanılabilir. Ancak önemli olan, kararın bilimsel verilerle desteklenmesidir. Elbette, patoloji sonucunun temiz çıkması, rahmin işlevsel bir hastalığı olmadığını gösterir. Ama bu durum, rahmin tamamen sağlıklı olduğu anlamına da gelmeyebilir.
Çünkü bazı olgularda, özellikle ilaçlara yanıt vermeyen, hastanın yaşam kalitesini düşüren ciddi kanamalarda rahim alınması bir tedavi seçeneği olabilir. Önemli olan, bu kararın gereklilik çerçevesinde, hasta ile birlikte ve tüm riskler değerlendirilerek verilmesidir.
Kendime sordum o gün:
Acaba hastanın içi rahat etsin diye, “Evet haklılar, alınabilir,” mi demeliydim?
Yoksa yine de doğrudan ve dürüst şekilde “Hayır, şu an gerek yok” demek mi doğruydu?
Bugün hâlâ cevabım net:
Doğruyu söyledim.
Çünkü bir hekimin en büyük sorumluluğu, sadece tedavi değil; doğruyu, bilimseli, etik olanı savunmaktır. Her ameliyat bir başarı öyküsü değildir. Bazen “yapmamak”, en büyük başarıdır. Ve bazen bir organı kurtarmak, bir hayatı kurtarmaktan farksızdır.
Bu yazı, bir hikâyeden fazlası.
Belki bir uyarı, belki bir ders, belki de sadece bir hatırlatma:
Tıbbi kararlar, duyguya değil bilimsel gerçekliğe dayanmalıdır.
Hastamıza geçmiş olsun.
Karar, her zaman sizin. Ama biz hekimler; bilgi, vicdan ve deneyimle yol göstermeye devam edeceğiz.
— Op. Dr. Murat Gökhan Kınaş